İlk kurbanlarımız

Şefik Hüsnü

Milli Türk burjuvazisi komünist hareketlerine karşı daha başlangıçtan düşman gözüyle bakmıştı. O zamanki durumun nezaketi dolayısile bu hareketler bir fikir propagandası sınırlarını aşmadıkları ve emekçi kütlelerden uzak kaldıkları nispeten o, ses çıkarmamayı işine daha uygun saymışlardı. Fakat komünistler amele ve köylülere ve genç münevverlere seslerini işitmeye ve onları inkılapçı parolaları arkasından sürüklemeye becerdiklerini görür görmez, onlar üzerine yumruklarını indirmekte bir saniye bile tereddüt etmemişti.

  • Değerlendirmeler
  • |
  • Güncel
  • |
  • 05 Şubat 2021
  • 07:55

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmelerinin 15. Yılı anısına Sovyetler Birliği'ndeki TKP üyelerinin hazırladığı Türkçe ve Rusça broşürün ilk yazısıdır…

Daha ilk günlerinden, Rusya’da çarlığın devrilmesi ve amele sınıfının, varlıklı sınıfları başından def ederek, hükümeti ele geçirmesi, aklı başında Türkler arasında çok derin bir tesir yapmıştır. İster cephelerde bulunsunlar, ister cephe gerilerinde, amele ve münevverler, bu memlekette olup bitenlere dair kulaklarına irişen çok kısa havadisleri büyük bir merakla dinliyor veya okuyor ve bunlar üzerinde uzun uzun düşünüyorlardı. Memleket dışarısında yaşayanlar ise bol havadis alabiliyor ve meseleleri daha da yakından inceleyebiliyorlardı.

Bir çoklarımız büyük birinci teşrin inkılabı [Ekim Devrimi] ile cihan tarihinde yeni bir devre açıldığını sezinliyorduk. Hele Türkiye için durumun baştan aşağı değiştiğini, emperyalizm pençesinden yakamızı sıyırmak için hesapsız yeni imkanlar doğduğunu görüyorduk. Bu imkanlardan istifade şekilleri üzerinde zihinlerini yoranlar içimizde az değildi.

Bütün millet efradının yüreklerini kan ağlatacak bir tarzda memleketin kapıları emperyalistlere açılınca, hemen aynı zamanda İstanbul’da ve Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ve o sıralarda yabancı ellerde bulunan vatandaşlarımız arasında, milli kurtuluşun en emin çaresini Rusların gittiği inkılap yoluna girmekte gören, komünist grupları doğdu. Bunların savaş meydanında düşe kalka derlenip toplanmaları ve bir birlerine eklenmelerile nihayet Komünist Partisi sağlam bir temel üzerinde kuruldu ve Türkiye emekçi kütlelerine mal oldu.

Bu gruplardan bir tanesi de bizzat Sovyetler Birliği topraklarında ve bu topraklar üzerinde cereyan eden inkılap çarpışmaları içinde çalkalanmış durmuş olan asker ve sivil Türk esirleri içinden çıkmıştır. Çok kıymetli bir savaşçı [Mustafa Suphi] bunların önüne düşmüş, Türkiye’nin inkılapçı amele hareketini Komintern’in kuruluş kongresinde temsil etmişti.

Memleket dışarısında zuhur eden bu hareket az zamanda oldukça büyük bir ehemmiyet kazanarak Türkiye’de bile tesiri görülmeye başladı. İstanbul ve Anadolu’da çarpışan komünistlerin kendi kuvvetlerine güvenlerini ziyadeleştirdi ve milli kurtuluş muharebesinin burjuva rehberlerini sinirlendirdi ve korkuttu.

Milli Türk burjuvazisi komünist hareketlerine karşı daha başlangıçtan düşman gözüyle bakmıştı. O zamanki durumun nezaketi dolayısile bu hareketler bir fikir propagandası sınırlarını aşmadıkları ve emekçi kütlelerden uzak kaldıkları nispeten o, ses çıkarmamayı işine daha uygun saymışlardı. Fakat komünistler amele ve köylülere ve genç münevverlere seslerini işitmeye ve onları inkılapçı parolaları arkasından sürüklemeye becerdiklerini görür görmez, onlar üzerine yumruklarını indirmekte bir saniye bile tereddüt etmemişti:

Bunun misallerini müteadit [birçok] defalar gördük:

1921 senesi başlangıcında (yeşil ordu) teşkilatında ve müsellah [silahlı] köylü kuvvetleri üzerinde büyük bir nüfuz kazanmış olan Halk İştirakiyun Partisi rehberlerinin istiklal mahkemesine verilmeleri ve uzun senelere mahkum edilmeleri.

1923’te Komünist Partisi kemalistlerin amele sınıfını milliyetçi bir merkez etrafında toplamak teşebbüslerini kısır bıraktığı ve emekçi kütlelere sesini işittirmeye başladığı sıralarda, İstanbul’daki tanınmış komünistlerin (Hiyaneti vataniye) ile ithamla zindanlara atılmaları.

1925’te komünist fırkasının nüfuzu teşkilatlı şekiller aldığı kışlalara ve askeri mekteplere varıncaya kadar milletin soyulan ve ezilen en duygulu tabakalarında saygı kazandığı günlerde bütün memleketteki adı çıkmış komünistlerin ve aydınlıkçıların Ankara İstiklal mahkemesinde sorguya çekilmeleri ve uzun seneler için kürek cezasına mahkum edilmeleri.

Daha sonraları, milli burjuvazinin açık diktatörlüğü esnasında bu diktatörlüğün yıldırma ve ezme cihazlarile Türk emekçilerinin inkılapçı rehberleri işini gören Komünist Partisi savaşçıları arasında hemen aralıksız bir tarzda cereyan eden boğazlaşmalardan bahs etmeyeceğiz.

Bu saldırışların en kudurmuşçası 1921 senesi İkinci kanununda [Ocak’ta] olmuştu ve bunda Partimiz ilk kurbanlarını vermişti. Emperyalist düşman ana topraklarımızı çiğniyordu. Sovyetler Birliği’nde kurulmuş olan komünist teşkilatının başları, bu düşmanı memleketten dışarı atmağa uğraşanlara yardım etmeyi, emperyalizme karşı savaşı kuvvetlendirmeye koşmaları, milli burjuvaziye önderlik edenler ise kendilerine samimi bir dost eli uzatan 15 komünisti alçakçasına kurulmuş bir tuzağa düşürmüşler ve cellatlarına parçalatmışlardır.

15 komünist kahramanca can verdi. Burjuvazi muradına erdi. Acaba burjuvazinin bu kanlı cinayetten umduğu yerine geldi mi? O ne ummuştu? O ummuştu ki bu suretle komünist hareketi akışını değiştirecek; uzun seneler duraklamağa, bucalamağa mahkum olacak. Bu netice elde edildi mi?.. Ne gezer!

Meseleyi bu şekilde koymak bile abes. Bir taraftan inkılabi kalkınmaları ve çarpışmaları esnasında onları ve onlarla beraber bugün de partimizin başında yürüyenlerden bazılarını o zaman amele sınıfı bizzat kendisi doğurmuştu. Ve o durmaksızın sınıf mücadeleleri inkişaf ettikçe kendi içinden yeni yeni kadrolar çıkardı ve çıkartmakta devam ediyor. Günün birinde -olmayacak şey [-] burjuvazi onun tekmil inkılapçı kadrosunu yok edebilse, komünist hareketi gene durmayacak, amele hareketlerinin derinliklerinden yeniden taze atılgan mücahitler çıkacak, önlerine düşerek onları kurtuluş gayesine doğru ilerletecektir.

Diğer taraftan da bu kıymetli yoldaşlarımızın babayitçe kanlarını dökmeleri, amelelere kendilerine önderlik edenlerin secaatle [yiğitlikle] mücadele etmesini bildikleri gibi, onlar uğrunda göz kırpmadan ölmesini de bildiklerini gösterdi. Böylece onlarda kendilerine güveni ve sınıf düşmanlarına karşı yüreklerinde yanan kin ve nefreti büsbütün parlattı. Burjuvazi sınıfı Türkiye amelesi önünde barışılmaz sınıf düşmanı olarak damgalandı.

Böyle amma, onbeşlerin ortadan kayıp olmaları hareketimiz üzerinde büsbütün tesirsiz kaldı, demekte doğru olmaz. Hele kayıp ettiklerimiz içinde anlayışı kavamını bulmuş, tecrübesi bol ve memleketi iyi tanıyan Mustafa Subhi gibi, idarecilik ve kütlelere sokulmak ve kendini sevdirmek kabiliyetleri çok yüksek Ethem Nejat gibi, marksizmi iyi kavramış ve memleket meselelerini o mihenge vurmak ve onun ışığı altında aydınlatmak hususunda büyük bir beceriklik elde etmiş Hilmi oğlu Hakkı gibi... yoldaşların bulunduğu göz önüne getirilirse böyle bir hükmün ne kadar yanlış olacağı çabucak anlaşılır.

Bu ayardaki yoldaşların sayısı aramızda çok azdır. Bir tanesinin bile eksikliği derhal hissedilir. Arkalarında bıraktıkları boşluk öyle kolay kolay doldurulamaz.

Bu bakımdan o zaman Sovyetler Birliği’nin vatandaş muharebesi [iç savaş] tecrübelerini az veya çok kafalarında biriktirmiş olan bu yoldaşların, günün birinde canlı birer hareket amili [etkeni] mevkiinden çıkarak sevgili birer hatıra şekline girivermeleri, hiç şüphesiz partimizi çok sarstı ve bir an için kan yoksuzluğuna uğrattı.

Fakat bu facia partinin mücadeleciliğinde, siyasi rotasında dayanıklığında bir değişiklik doğurmadı, ve esasen doğuramazdı. Bir kaza neticesi fazlaca kan kayıp eden gürbüz bir adam gibi -hatta sendelemeksizin- parti ölüler önünde eğildi ve kendi yolunda ilerledi. Değişen vaziyetlerin icaplarına göre siyasetini ve mücadele usullerini inkişaf ettiren fırka milli istiklal ve inkılap davasına sadakat ve fedakarlığı ile, amele sınıfının ve bütün emekçilerin sevgi ve saygısını kazandı. Bu sayede Türkiye Komünist Partisi emekçi kütlelerine sözü geçen yegane yol gösterici mevkini kazanmıştır. O, amele ve köylünün sırtından semizlemeye bakan milli burjuvaziye ve çiftlik sahiplerine karşı sistemli mücadelesine devam ediyor. Ve daima Komintern’in gösterdiği yoldan giderek, yedinci cihan komünist kongresinin kararlarını Türkiye şeraitinde [koşullarında] hayata geçirerek, bu mücadeleye burjuva sınıfını iktidardan söküp atıncıya kadar amele ve köylüyü hakim kıldıktan sonra da, sosyalist inkılabı şeraitini ve proletaryanın demokratik diktatörlüğünü tahakkuk ettirinceye kadar, sarsılmadan ve durmadan devam ettirecektir.

Parti ve her Türk komünisti ancak bu tarzda, Kara Deniz dalgaları arasında ayni gayeler için can vermiş olan onbeşlere karşı olan vazifemizi ifa etmiş olacağımızı ve onların en aziz arzularını yerine getirmiş olacağımızı apaçık görmektedir.

Ferdi [Dr. Şefik Hüsnü]

(15’ler Hatırası, Sosyal Tarih Yayınları, 2020, s.17-23)